Mülkiyet kavramı yüksek yapılı canlılarda, doğumdan sonra yaşam mücadelesi verirken ortaya çıkan yaşamsal önemde bir olgudur. Yaşam alanını korumak, bu alanı yabancılara bırakmamak eylemi sahiplik ve sahiplenmek ile sonuçlanır. Bu eylem genellikle güç kullanmaktır. İdrarlarıyla yaşam alanlarının sınırlarını belirleyen bu yüksek yapılı yırtıcılar, sınırlarını ihlal eden yabancılarla savaşmak zorunda kalırlar. Kavgada yenilen, ya canından olur ya da kaçarak alanı güçlüye bırakır.
Doğal zenginlikler, üzerinde yaşayanlara yetecek kadar fazla olduğunda, herkese yetecek kadar yaşam alanı bulunduğunda savaş ve kavganın gereği kalmaz, bolluk barış, dostluk içinde yan yana yaşamayı olanaklı kılar. Ancak bu kez bolluk, barış ve dostluk üreme hızını artırır. Bir süre sonra mevcut olanaklar artan nüfusa yetmez olur. Böylece yaşamı sürdürecek kadar bir alanı korumak zorunluluğu ortaya çıkar. Bu alanı koruyabilenler yaşamda kalır koruyamayanlar yok olur neslini sürdüremez.
İşte çok kadim zamanlardan süregelen bu durum insanlarda neredeyse. Lisan gibi, yazı gibi, matematik gibi beynimizde temel bir yer edinmiştir. Daha konuşmayı, yazı yazmayı öğrenmeden sahiplenmeyi öğreniriz. 3-4 yaşlarında başka çocukların oyuncaklarını elinden alır, sahiplenmek isteriz. Sahibi oyuncağını geri almak isteyince vermek istemez hatta kavgayı göze alırız. Ya dayak yiyerek oyuncağı geri verir veya oyuncağını elinden aldığımız gibi üstüne bir de dayak atarız. Sonra yaşam boyu hep sahiplenmenin, hep mülkiyetin peşinden koşarız. Bu koşuda durmak ve doymak yoktur. Bu koşuda ne kadar fazla şeye sahip olursak hem kendi geleceğimizin hem de çocuklarımızın geleceğini garanti altına alacağımızı düşünürüz. Mülkiyet; tarihsel gelişiminde varlığını güç ve kuvvetten almış olmasına karşın, güç ve kuvvetin rolü saklı kalmak şartıyla zamanla bu kuvveti kurumlaştıran devlet ve daim kılan hukuk konusu haline gelmiştir/getirilmiştir. Mülk edinenin mülkünü artık mülk sahibinin kendisi değil; bu hakkı koruyan örgütlü güçler ortaya çıkmıştır. Devletler (ordu, polis, mahkemeler ve hapishaneler) oluşturulmuştur. Mülk edinmenin meşru sayılan yolları açık tutulmuş bu yolların dışında mülk edinmeler gayrimeşru kabul edilmiştir. Hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk, usulsüzlük, sahtekarlık vb gibi suçlar tanımlanmıştır.
Meşru sayılan mülk edinmenin temel yaklaşımı şudur; Çalışarak kendi emeğinin birikimlerine dayalı mülk edinme meşrudur.
Ancak sınıflı toplumlarda başkalarının emeklerinin birikimleriyle mülk sahibi olmak da yasal kabul edilmiştir. Meşruluk içinde adaleti ve adalet duygusunu barındırır. Yasallık ise adaletsiz olabilir. Güçlü olan yasa yapmıştır. Adaletsiz de olsa herkesin bu yasaya uyması istenir. İşte sınıflı toplumlarda başkalarının emeğini (köle,serf, işçi, ırgat vb) satın alarak, önce emeğe sahip olarak, biriktirilen mülkiyet yasaldır. Kişi emeğini pazarlayıp pazarlamamakta özgürdür. Ancak; yalnız kendi için çalışma imkanı yoktur. Ne toprağı ne de üretim aracı vardır. Böyle olunca emeğini pazarlamaktan ve pazarlarken (ister farkında olsun ister olmasın) sömürülmekten başka çıkar yolu yoktur. -devam edecek-
|