1 Nisan 2010 tarihinde Hamitköy’de yoğun olarak yapılaşmanın devam ettiği köy içinde fotoğraflar çektim. Altyapısı hazırlanmaksızın, derenin taşıdığı sular ve sazlıklar; “burası deredir!” derken, yaptığım bu gözlemin adını, daha o günden “Felaketine koşan Hamitköy!” koymuştum. Bu yazı dizimizin başlangıcında sunduğumuz gazete kupürlerinde, geçmişte Hamitköy’de yaşanmış sel baskınlarının haberlerine yer verdiğimizi hatırlıyorum. O zamanlar Hamitköy mandıralardan oluşan bir mezra iken ve derelerin getirdiği suların boşalabileceği geniş araziler var iken, su baskını yaşanmış ise, büyük eğimlere sahip yokuşların dibinde, alt yapısı yapılmaksızın, dere yataklarının tamamıyla doldurulmasıyla inşa edilen, bu modern görünümlü yerleşim yerlerinde büyük sel baskınlarının beklenmesi gerektiğini söylemek kehanet değildir. Son baskında, yalnız Lefkoşa Devlet Hastahanesi’nde uğranılan zarar milyon dolarlarla ifade edilen büyüklüktedir. Devletimizin henüz sel mağdurlarının zararlarını tazmin etmediğinden şikayet edilmektedir. Hamitköy’de ırzına geçilen dere görmek isteyen, bu gün yayınlayacağım fotoğraflara baksın ve olay mahalline gitsin. Gözlemleyecekleri Anayasa’yı çöpe atma suçu, YDÜ’deki kadar aşikardır. Dere görülebilecek şekilde oradadır. Bir noktada, öyle bir görüntü var ki; söküp düzeltemedikleri büyük bir anakaya kütlesinin çevresinde, neredeyse dereye bir dönel çember yaptılar. Oldu olacak, bir de trafik sinyalizasyon sistemi kursalardı! Bu günkü yazıda, derenin nerelerden geldiğini göstermek için, Coğrafi İsimler Kataloğu’ndan bulduğumuz derelere yer veriyorum. Karagölek Deresi’ni, Bostanlık ve Mersinlik dereleri ile Topal Dere’yi bundan önceki yazılarımızdan hatırlayacaksınız. Bu günkü konumuz Üzüm Deresi üzerine yoğunlaşacaktır. Herkesin bir hikayesi olduğu gibi, her derenin de bir hikayesi vardır. Harita Dairesi Müdürü, sevgili dostum Sn. Cemal Saadetoğlu’na tekrar gittim. Uydudan izleyerek, Hamitköy’deki bu derenin şeceresini çıkardık. Bu dere, dağdaki ışıklı bayrağın doğusunda başlar. Önce Çukur Dere ile Kısa Dere birleşir ve Üzüm Deresi’ne katılırlar. Taşkent’in içinden geçerek, Taşkent yolunun altından aktıktan sonra başka kollarla da birleşirler. Üzüm Deresi, Hamitköy Göleti’nin kuzey doğusunda yeni katılımlarla da güçlenerek tek kol olarak Hamitköy’ün kuzey doğusundan köye girerek, doğu cephesinden köy içinden akarak okaliptus koruluğu içerisinden, Cahit Genç Tesisleri yakınında Lefkoşa Mağusa anayolunun altından geçerek, Dumlupınar Köprüsü’nden gelen Kanlı Dere’ye katılır. Kanlı Dere kısa bir süre sonra geniş bir kavis yaparak doğuya yönelir ve Haspolat’a ulaşır. Hüda yağdırdığı yağmurun sularını dağ tepe aşırarak bize teslim ediyor; biz de istemem diyerek kurtulmaya çalışıyoruz. Buna rağmen bir süre sonra su yolunu bularak dereler yine de birleşiyor. Dün Üzüm Deresi ile ilgili yeni fotoğraflar çektim. Hamitköy’den görüntülediğim çok sayıda fotoğraf arasından ancak bazılarına yer verebiliyorum. Eğer köyün içinden bir dere akıyorsa, derenin yatağını tamamıyla ortadan kaldırmaya kimsenin hakkı olabilir mi? Diyelim ki densizin biri bunu yaptı; Devlet Anayasa kitapçığını sallayarak bunun hesabını sormaz mı? Sormazsa günün birinde, gök yarılır, dereler coşar ve taşarak yapılanların hesabını sorar, evleri de seller basar. O zaman, benim garibim devletimin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanları, Belediye Başkanları, Kaymakamları pantolonlarının paçalarını sıvayarak yollara düşerler ve yurttaşlara “Sakın merak etmeyin, en kısa zamanda zararınız tazmin edilecektir!” demek zorunda kalırlar. Yoksul devletimizi ve fedakar ulusumuzu, bu zararları tazmin etme ipoteği altına sokanlar görevlerini kötüye kullanmaktadırlar. KKTC Anayasası’nın, Devletin Mülkiyet Hakkı’nı düzenleyen, 159. Maddesinin; 1 (a) bendinde, dere yataklarının devletin mülkiyetinde olduğu ve 2. Maddesi’nde de bunların mülkiyetinin gerçek veya tüzel kişilere devredilemeyeceği yazılıdır. Kim ki, bu açık hükme rağmen; KKTC Devleti’ni batırabilecek kadar büyük meblağlara varan bir riski bu ülkenin boynuna bir ilmek gibi geçirirse, Anayasa’yı rafa kaldırmaktan yargılanmalıdır. Devletin itibarını tenkis edenlere karşı, rahmetli Uğur Mumcu’nun yazdığı “Ah bir savcı olsam!” başlıklı yazıyı hatırladım ve bulup okudum. Nur içinde yatsın... Ah bir savcı olsam ahhh!
|